Yazılar  [1] [2]
     

 

Vitrinler ve Nur Koçak
 

Hülya Küpçüoğlu: Çalışmalarınızda “gerçeğin görüntüsünün görüntüsünü” yapıyorsunuz. Genellikle hiperrealist sanatçılar, fotoğraf    ile onun imgesi olan nesne  arasındaki farkı en aza indirir. Siz de böyle bir yaklaşım içinde misiniz?

Nur Koçak: Başlangıçta evet, ama o tasadan giderek uzaklaştığım kanısındayım.Önceleri ele aldığım fotoğrafla, ondan yararlanarak yaptığım resmin birbirine çok benzemesini istiyordum. Yararlandığım fotoğrafa tümüyle sadık kalmaktı amacım. Giderek o tavır yerini daha öznel bir tavra bıraktı. Özellikle kendi fotoğraflarımı çekmeye başladığım 1989’dan bu yana. Biraz da fotoğraflarla  ilgili birşey bu. Bazı fotoğraflar çok iyi ve üzerinde fazla müdahele gerektirmiyor; bazılarınınsa üzerinde bir hayli oynuyorum. Bir takım şeyleri ayıklıyorum. Bende  tonlar fotoğrafınkinden bayağı farklıdır: Açıklar daha açık, koyular daha koyudur…Kendi çektiğim fotoğraflardan yararlanarak yaptığım resimlerde, birkaç fotoğraf üst üste bindirilmiştir... Fotoğrafta kusur olarak gördüğüm şeyleri düzeltmeye çalıyorum, kısacası.

H.K.: Çalışmalarınızda “gerçeğin görüntüsünün görüntüsünü” yaparken bazen yalnızca “gerçeğin görüntüsünü” sunuyorsunuz izleyicilere…Tuvalin görselliği ve fotoğrafın görselliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

N.K.: Birbirinden farklı olaylar diye düşünüyorum. Sonuçta fotoğraftan yararlanarak resim yapıyorsunuz. Fotoğraftaki herşeyi tuvale aktardığınızda kusur gibi durabiliyor. Başlangıçta “Vivre” parfüm şişesi üzerindeki pütürleri bile yapmaya çalıştım. Ama iş bittikten sonra o pütürler şişenin üzerinde leke gibi, pislik izi gibi durdu ve hepsini silmek zorunda kaldım. Yani fotoğrafın gerçeği başka bir gerçek, resim yapmak ise farklı bir olay. Örneğin; insan figürünü ele aldığınız zaman, figürün oranlarını değiştirmek zorundasınız. Çünkü resim yapıyorsunuz ve resmin kendi kuralları var; onlara uymanız gerekiyor. Ben İnsan figürü ile çok oynar, onu ideal  konumuna getirmeye çalışırım… Orada artık ressamsınız ve resim yapıyorsunuz; elinizdeki fotoğraf  yararlandığınız bir kaynak yanlızca.

H.K.: Bazı sanatçılar kullandıkları fotoğraf ve yaptıkları resim arasındaki farkı en aza indirgemek için tuval üzerine fotoğrafın dia pozitifini yansıtarak resmin doğruluğunu kontrol ederler…Sizde de çalışmalarınıza ilk başladığınız yıllarda ya da sonrasında böyle bir denetleme mekanizması oldu mu? Ya da var mı?

N.K.: Hiçbir zaman olmadı. Fotoğrafa çok bağlı kaldığımı iddia ettiğim zamanlarda bile olmadı.Ben yalnızca şunu yaparım; resmim bittikten sonra fotoğrafını çekip ikisini yanyana koyup kıyaslarım…

H.K.: Hiperrealistlerin çoğu kendi çekmedikleri fotoğraflardan yararlanırlar. Nedeni de her türlü duygusallık ve kişisellikten arınma isteğidir. Siz hem çekmediğiniz hem de  kendi çektiğiniz fotoğraflardan faydalanıyorsunuz…

N.K.: Başlangıçta ben de başkalarının çektiği fotoğraflardan yararlandım;  çünkü o dönemde kadın dergilerinin reklam fotoğrafları ilgimi çekiyordu. “Fetiş Nesneler, Nesne Kadınlar” dizisi böyle oluştu.  Oradan aile albümümüze, kendi çocukluğumla ilgili fotoğraflara daldım.Sonra bir gazetenin “Mutluluk Resimleriniz” köşesine el attım ve bir dizi kartpostal ürettim. 1989’dan bu yana kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum, artık.

H.K.: Bu tür yapıtların tamamlanması uzun zaman alır diye düşünüyorum. Siz bir resmi ne kadar zamanda bitiriyorsunuz?

N.K.: Resmin boyutlarına ve içeriğine bağlı ama ortalama 6 ay…3 yıl çalıştığım resimler de var. Sürekli olarak değil dönem dönem  3 yıl…

H.K.: Çalışmalarınızda genellikle kadın ve kadına dair şeyler yapıyorsunuz…Bu serginizde de belki figür olarak kadın yok ama imaj olarak var. Neden kadın ve kadına dair şeyler?

N.K.: Kadın olmanın getirdiği birşey, bu. Başlangıçta, “Bir kadın olarak ben ne yapabilirim?” diye düşündüm…1974 yılında “Vivre” parfüm şişesini çalışmaya karar verdiğimde, “Yakın çevremden,  kullandığım nesnelerden, kendi konumumdan yola çıkmalıyım” dedim. Herhalde bu feminist bir tavırdı, ama o dönmede feminizmin “f” sini bile bilmiyordum.İçgüdülerim bana yol gösteriyordu, yalnızca. Paris’te, tüketim toplumunun göbeğinde yaşıyordum. Çokça karıştırdığım dergilerde kadın neredeyse bir eşya konumundaydı. İçerik  genç, güzel ,bakımlı, cinsel açıdan çekici olun ve gerisine karışmayın diyordu, sanki…Bunlar bana çok çarpıcı geldi. “Kadının kullandığı nesneler ve kadının nesne olarak kullanımı”nı  bu bağlamda ele aldım. “Mutluluk Resimleriniz”dizisindeyse kadını dışlayan bir dünyayı (erkeklerin dünyasını) birbirlerine sarılan ve çiçek tutan erkekleri, yaşadıkları çelişkileri dile getirmek  istedim. “Vitrinler”e gelince… Orta Doğulu, Müslüman bir toplumun cinselliğe bakışını yansıtıyor, o dizi.

H.K.:Çalışmalarında kadın ve kadına dair şeyleri kullanan bir kadın sanatçı olarak Türkiye’de kadın sanatçı olmak nasıl bir şey?

N.K.:Türkiye’de gerçek sanatçının- erkek kadın ayrımı yapmaksızın- işi çok zor. Hatta erkek meslektaşların işi bize oranla daha da zor. Bir evi geçindirmenin, ekmek parası kazanmanın ağır sorumluluğu biniyor onların omuzlarına. Ve toplum onlara hepten deli gözü ile bakarken bizlere biraz daha hoşgörülü davranıyor, çünkü sanata ciddi bir meslek olarak yaklaşmıyor. Sonuçta bir kadın ha örgü örüp iş işlemiş, dikiş dikmiş ha resim yapmış, toplumun gözünde fazlaca farketmiyor. Belki de bu yüzden Türkiye’de kadın sanatçı sayısı Batı’dakinin çok üzerinde.

H.K.:Çalışmalarınızda cinsellik ya da kadının cinselliği ön planda, hatta sado-mazoşist bir vurgu da var

N.K.: Sado-mazoşist giysiler sergileyen o vitrini ilk gördüğümde “Aman tanrım bu da ne?” dedim. Ben zaten beni şaşırtan, sorular sordurtan, güldürten şeylere eğiliyorum, resimlerimde. Bu vitrine baktığımda da çok eğlendim…. Tıklım tıkımdı, vitrin.çemberlere gerilmiş saten kumaşlarda renk renk ve türlü türlü külotlar,  tavandan tabana kadar iniyor bir şelale gibi  akıyordu, sanki…Kamçılar, yapay deri giysiler aleni bir biçimde sergileniyordu. Batıda sex shoplar, kapalı kapılar ardındadır.Biz Doğulu, Müslüman bir ülkeyiz sözde, ama bunları ortalıkta, Beyoğlu’nun göbeğinde görebiliyoruz.Hatta duyduğuma göre daha doğuya, Arabistana gidildiğinde daha da çılgınlaşıyormuş bu tür vitrinler…Bir ülkede cinsellik ne kadar bastırılıyorsa  vitrinlerdeki tezahürü o kadar çarpıcı oluyor demek ki!…

H.K.: Neden vitrinler?

N.K.: Toplumu çok iyi yansıttıkları için. Ben başından beri  toplumun beğenisi ile haşır neşir olan bir insanım. Vitrinler de toplumun beğenisini çok güzel sunuyor. Ayrıca vitrinlerin nasıl yerleştirildiği, aralara neler serpiştirildiği, vitrin dekoratörünün olaya nasıl baktığı ilgimi çekiyor. Toplumun aynası olarak görüyorum vitrinleri..

H.K.:Sergide çalışmalarınızı izlerken birden farklı bir kompozisyonla karşılaşıyoruz. Bir duvara, fotoğraflardan oluşturulmuş bir düzenleme yapmışsınız…

N.K.: Evet…Amacım vitrini galeri duvarında yeniden kurmaktı. Tavandaki floresan ışıklardan zemindeki eşyaların sergilendiği platforma kadar peşpeşe fotoğraflar çekmiştim. Ve onlar birbiri üzerine biniyorlardı.Herbir karede bir sonraki karenin bir bölümü yineleniyordu.  Vitrini olduğu gibi galeriye taşımaya çalıştım, kısacası.

H.K.: Çağdaş Türk resim sanatı hakkında neler düşünüyorsunuz?

N.K.: Bu zor bir soru. Olayın içindeki bir insanın nesnel davranması gerçekten zor…Türk resminin % 99’u dışavurumcu, fantastik gerçekçi, bence. Kendimi  geriye kalan %1’lik bölümde görüyorum. İşlerim toplumumuz için fazla net, fazla açık seçik, fazla parlak. İzleyici böyle işler görmek istemiyor. Kendini zor ele veren, sisli puslu, örtük, gizemli olanı yeğliyor. O nedenle de çalışmaların büyük çoğunluğu dışavurumcu. Hatta ben olayı Bizans’a kadar götürüyorum.Bizans’ın entrikacı, karanlık  yanı kendisini dilde de gösteriyor.Türkçede bir sözcük pek çok anlama gelebiliyor. Muğlaklık hem dilde hem sanatta yansımasını buluyor diye düşünüyorum. Çağdaş sanatçılarımız içinde hayli aykırı bir yerde durduğum kanısındayım.

Sayfa [1] [2]