Vitrinler ve Nur Koçak
Hülya Küpçüoğlu:
Çalışmalarınızda “gerçeğin görüntüsünün görüntüsünü”
yapıyorsunuz. Genellikle hiperrealist sanatçılar, fotoğraf
ile onun imgesi olan nesne arasındaki farkı en aza indirir.
Siz de böyle bir yaklaşım içinde misiniz?
Nur Koçak: Başlangıçta evet, ama o tasadan giderek uzaklaştığım
kanısındayım.Önceleri ele aldığım fotoğrafla, ondan yararlanarak
yaptığım resmin birbirine çok benzemesini istiyordum.
Yararlandığım fotoğrafa tümüyle sadık kalmaktı amacım. Giderek o
tavır yerini daha öznel bir tavra bıraktı. Özellikle kendi
fotoğraflarımı çekmeye başladığım 1989’dan bu yana. Biraz da
fotoğraflarla ilgili birşey bu. Bazı fotoğraflar çok iyi ve
üzerinde fazla müdahele gerektirmiyor; bazılarınınsa üzerinde
bir hayli oynuyorum. Bir takım şeyleri ayıklıyorum. Bende
tonlar fotoğrafınkinden bayağı farklıdır: Açıklar daha açık,
koyular daha koyudur…Kendi çektiğim fotoğraflardan yararlanarak
yaptığım resimlerde, birkaç fotoğraf üst üste bindirilmiştir...
Fotoğrafta kusur olarak gördüğüm şeyleri düzeltmeye çalıyorum,
kısacası.
H.K.: Çalışmalarınızda “gerçeğin görüntüsünün görüntüsünü”
yaparken bazen yalnızca “gerçeğin görüntüsünü” sunuyorsunuz
izleyicilere…Tuvalin görselliği ve fotoğrafın görselliği
hakkında ne düşünüyorsunuz?
N.K.: Birbirinden farklı olaylar diye düşünüyorum. Sonuçta
fotoğraftan yararlanarak resim yapıyorsunuz. Fotoğraftaki
herşeyi tuvale aktardığınızda kusur gibi durabiliyor.
Başlangıçta “Vivre” parfüm şişesi üzerindeki pütürleri bile
yapmaya çalıştım. Ama iş bittikten sonra o pütürler şişenin
üzerinde leke gibi, pislik izi gibi durdu ve hepsini silmek
zorunda kaldım. Yani fotoğrafın gerçeği başka bir gerçek, resim
yapmak ise farklı bir olay. Örneğin; insan figürünü ele
aldığınız zaman, figürün oranlarını değiştirmek zorundasınız.
Çünkü resim yapıyorsunuz ve resmin kendi kuralları var; onlara
uymanız gerekiyor. Ben İnsan figürü ile çok oynar, onu ideal
konumuna getirmeye çalışırım… Orada artık ressamsınız ve resim
yapıyorsunuz; elinizdeki fotoğraf yararlandığınız bir kaynak
yanlızca.
H.K.: Bazı sanatçılar
kullandıkları fotoğraf ve yaptıkları resim arasındaki farkı en
aza indirgemek için tuval üzerine fotoğrafın dia pozitifini
yansıtarak resmin doğruluğunu kontrol ederler…Sizde de
çalışmalarınıza ilk başladığınız yıllarda ya da sonrasında böyle
bir denetleme mekanizması oldu mu? Ya da var mı?
N.K.: Hiçbir zaman olmadı. Fotoğrafa çok bağlı kaldığımı iddia
ettiğim zamanlarda bile olmadı.Ben yalnızca şunu yaparım; resmim
bittikten sonra fotoğrafını çekip ikisini yanyana koyup
kıyaslarım…
H.K.: Hiperrealistlerin çoğu kendi çekmedikleri fotoğraflardan
yararlanırlar. Nedeni de her türlü duygusallık ve kişisellikten
arınma isteğidir. Siz hem çekmediğiniz hem de kendi çektiğiniz
fotoğraflardan faydalanıyorsunuz…
N.K.: Başlangıçta ben de başkalarının çektiği fotoğraflardan
yararlandım; çünkü o dönemde kadın dergilerinin reklam
fotoğrafları ilgimi çekiyordu. “Fetiş Nesneler, Nesne Kadınlar”
dizisi böyle oluştu. Oradan aile albümümüze, kendi çocukluğumla
ilgili fotoğraflara daldım.Sonra bir gazetenin “Mutluluk
Resimleriniz” köşesine el attım ve bir dizi kartpostal ürettim.
1989’dan bu yana kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum,
artık.
H.K.: Bu tür yapıtların
tamamlanması uzun zaman alır diye düşünüyorum. Siz bir resmi ne
kadar zamanda bitiriyorsunuz?
N.K.: Resmin boyutlarına
ve içeriğine bağlı ama ortalama 6 ay…3 yıl çalıştığım resimler
de var. Sürekli olarak değil dönem dönem 3 yıl…
H.K.: Çalışmalarınızda genellikle kadın ve kadına dair şeyler
yapıyorsunuz…Bu serginizde de belki figür olarak kadın yok ama
imaj olarak var. Neden kadın ve kadına dair şeyler?
N.K.: Kadın olmanın getirdiği birşey, bu. Başlangıçta, “Bir
kadın olarak ben ne yapabilirim?” diye düşündüm…1974 yılında
“Vivre” parfüm şişesini çalışmaya karar verdiğimde, “Yakın
çevremden, kullandığım nesnelerden, kendi konumumdan yola
çıkmalıyım” dedim. Herhalde bu feminist bir tavırdı, ama o
dönmede feminizmin “f” sini bile bilmiyordum.İçgüdülerim bana
yol gösteriyordu, yalnızca. Paris’te, tüketim toplumunun
göbeğinde yaşıyordum. Çokça karıştırdığım dergilerde kadın
neredeyse bir eşya konumundaydı. İçerik genç, güzel ,bakımlı,
cinsel açıdan çekici olun ve gerisine karışmayın diyordu,
sanki…Bunlar bana çok çarpıcı geldi. “Kadının kullandığı
nesneler ve kadının nesne olarak kullanımı”nı bu bağlamda ele
aldım. “Mutluluk Resimleriniz”dizisindeyse kadını dışlayan bir
dünyayı (erkeklerin dünyasını) birbirlerine sarılan ve çiçek
tutan erkekleri, yaşadıkları çelişkileri dile getirmek istedim.
“Vitrinler”e gelince… Orta Doğulu, Müslüman bir toplumun
cinselliğe bakışını yansıtıyor, o dizi.
H.K.:Çalışmalarında
kadın ve kadına dair şeyleri kullanan bir kadın sanatçı olarak
Türkiye’de kadın sanatçı olmak nasıl bir şey?
N.K.:Türkiye’de gerçek sanatçının- erkek kadın ayrımı
yapmaksızın- işi çok zor. Hatta erkek meslektaşların işi bize
oranla daha da zor. Bir evi geçindirmenin, ekmek parası
kazanmanın ağır sorumluluğu biniyor onların omuzlarına. Ve
toplum onlara hepten deli gözü ile bakarken bizlere biraz daha
hoşgörülü davranıyor, çünkü sanata ciddi bir meslek olarak
yaklaşmıyor. Sonuçta bir kadın ha örgü örüp iş işlemiş, dikiş
dikmiş ha resim yapmış, toplumun gözünde fazlaca farketmiyor.
Belki de bu yüzden Türkiye’de kadın sanatçı sayısı Batı’dakinin
çok üzerinde.
H.K.:Çalışmalarınızda cinsellik ya da kadının cinselliği ön
planda, hatta sado-mazoşist bir vurgu da var…
N.K.: Sado-mazoşist giysiler sergileyen o vitrini ilk gördüğümde
“Aman tanrım bu da ne?” dedim. Ben zaten beni şaşırtan, sorular
sordurtan, güldürten şeylere eğiliyorum, resimlerimde. Bu
vitrine baktığımda da çok eğlendim…. Tıklım tıkımdı,
vitrin.çemberlere gerilmiş saten kumaşlarda renk renk ve türlü
türlü külotlar, tavandan tabana kadar iniyor bir şelale gibi
akıyordu, sanki…Kamçılar, yapay deri giysiler aleni bir biçimde
sergileniyordu. Batıda sex shoplar, kapalı kapılar
ardındadır.Biz Doğulu, Müslüman bir ülkeyiz sözde, ama bunları
ortalıkta, Beyoğlu’nun göbeğinde görebiliyoruz.Hatta duyduğuma
göre daha doğuya, Arabistana gidildiğinde daha da
çılgınlaşıyormuş bu tür vitrinler…Bir ülkede cinsellik ne kadar
bastırılıyorsa vitrinlerdeki tezahürü o kadar çarpıcı oluyor
demek ki!…
H.K.: Neden vitrinler?
N.K.: Toplumu çok iyi yansıttıkları için. Ben başından beri
toplumun beğenisi ile haşır neşir olan bir insanım. Vitrinler de
toplumun beğenisini çok güzel sunuyor. Ayrıca vitrinlerin nasıl
yerleştirildiği, aralara neler serpiştirildiği, vitrin
dekoratörünün olaya nasıl baktığı ilgimi çekiyor. Toplumun
aynası olarak görüyorum vitrinleri..
H.K.:Sergide çalışmalarınızı izlerken birden farklı bir
kompozisyonla karşılaşıyoruz. Bir duvara, fotoğraflardan
oluşturulmuş bir düzenleme yapmışsınız…
N.K.: Evet…Amacım vitrini galeri duvarında yeniden kurmaktı.
Tavandaki floresan ışıklardan zemindeki eşyaların sergilendiği
platforma kadar peşpeşe fotoğraflar çekmiştim. Ve onlar birbiri
üzerine biniyorlardı.Herbir karede bir sonraki karenin bir
bölümü yineleniyordu. Vitrini olduğu gibi galeriye taşımaya
çalıştım, kısacası.
H.K.: Çağdaş Türk resim sanatı hakkında neler düşünüyorsunuz?
N.K.: Bu zor bir soru. Olayın içindeki bir insanın nesnel
davranması gerçekten zor…Türk resminin % 99’u dışavurumcu,
fantastik gerçekçi, bence. Kendimi geriye kalan %1’lik bölümde
görüyorum. İşlerim toplumumuz için fazla net, fazla açık seçik,
fazla parlak. İzleyici böyle işler görmek istemiyor. Kendini zor
ele veren, sisli puslu, örtük, gizemli olanı yeğliyor. O nedenle
de çalışmaların büyük çoğunluğu dışavurumcu. Hatta ben olayı
Bizans’a kadar götürüyorum.Bizans’ın entrikacı, karanlık yanı
kendisini dilde de gösteriyor.Türkçede bir sözcük pek çok anlama
gelebiliyor. Muğlaklık hem dilde hem sanatta yansımasını buluyor
diye düşünüyorum. Çağdaş sanatçılarımız içinde hayli aykırı bir
yerde durduğum kanısındayım.