|
 |
|
Rıfat Koçak resmi üzerine
Deniz üstü bir uçurtma denemesi
Resme doğru giderken
hilesiz ve hurdasız yolculuklar vardır! Boş bulunmanın
ayaklarına kapanmak mı gerekir bilemem ama resmin içinde
de tuzaklar kol gezinir. Tuval sevişme sonrası yorgun
düşebilir. Tuvallerin de şakakları, yarası şarkılarla
kaplı bir duruşu vardır! Ruhumuzu başa sarıp, eskimeyen
bir vedanın arkasını görmek belki de hayatın koynundan
çıkmamak isteği vardır. İhanet, ressamın fırça
darbelerine yenik düşebilir burada… Düşlerin zehiri
akıtılmış, sırça bir gökyüzü darmadağın olmuştur! Nesli
inatla tükenmeyen büyük saflığa, denizlerin kayalara
nasıl baktığına, o büyük yenilgilere inananlardanım.
Yaşanan bunca “uygar” rezillik içinde sahici olandan,
hilesiz bir sanattan yanayım. Parmaklarımızla,
ellerimizle, ruhumuzla hesaplaşalım, duyduğumuz
kokularla, uçurumlarla, korkularla dertleşelim
istiyorum. Düşperest olalım, olsun?..
Ressam Rifat, gecenin
kuyruğunu tutarak resim yapıyor. Işıkla, rüzgarla,
yaşadığı her acıyla dost olmasını biliyor. Çok figürlü
bir hayattan, kendine en yakın bulduğu elemanı bilincin
dışına taşırarak yine figüre dönüştürüyor. Resimlerinde
hikaye var mı? Bilmiyorum ama, izleyiciye hikaye
geçmediği kesin! Belki de seyredenle seyredilen arasında
mahçup bir dengenin melankoliğini sunuyor… “Balıkların
gecesi” adını verdiği yeni resim sergisi beni epeyi
düşündürdü. Acaba diyorum, ressam burada balıkların
gökleri de delen özgürlüğünü, o mekanik yaşantılarının
gerisinde insanlara bir şeyler söylemek istediklerini mi
sorguluyor? Öyle ya; balıklar uysal ve bir o kadar da
acımasız ses gezginleri değil midirler?.. Ressam Rifat
cennet gibi resimler yapmamanın genç yaşta olgunluğunu
çıkarıyor…
Karton hayatlara burun
kıvırıp, kendini kovalamaya çalışan birisi olmanın
tadını yaşıyor. Toprak, hava, su ve ateş adına ressam,
ruhunun dibine inmiş olabilir burada… Balıkların
cumhuriyeti, bize gökyüzünün nefesini getiriyor
olabilir, çünkü yürekle çalışmayan bir güzellik görmedim
sahici huyların bile hay-huy olduğu dünyamızda…
Bilgisayarların,
sentetik hayatların, sahte ruhların yenilir yutulur bir
tadı olmadığını sadece sanatçılar dile getiriyorlarsa,
lütfen muhtevaya, samimiyete kulak verelim. Rifat, espaz
terbiyecisi, bol çizgiler biraz bekleyebilir. Serbest
tuşlar içeri girebilir. Hız geceyi tamamlar. Çağrışım
mekanlardan sıçrayıp, sokaklarda ip atlayabilir. Detay
zenginliğinin elini tutmuş, ısrarla uçurtma uçuran
çocuk? Aklıma o güzel şarkının bir dizesi geldi: “Balık
düşünmez, çünkü her şeyi bilir.” Ben şairim! Ne diyeyim,
balıkların, denizlerin, gecelerin, düşlerin çok olsun!..
Likör çocuk
Rifat
Eski İstanbul, bir tatlı tebessüme
yenilir, fazla sevgiden ve fazla sulardan gökle
öpüşürdü, çiçekler… Pencere kenarlarında, cumbalarda ve
boş arsalarda büyümeye çalışan çocuklardık! Sevginin
sıcacık yemekler gibi sunulduğu bir evdi yaşadığımız
yeryüzü. Hep açık dururdu rüyalarımızın kabuk bağlamayan
düğmesi. Kumral çocukluğumuzu sarışın pervazlarda
unutur, ahşap bir koridorun omuzlarından sokaklara
sarkardık! Sürahi buz gibi terler, vazodaki çiçeklerin
kokusu özgürce uçuşur, rakı kadehinde uzanan dudaklar
ürperir, küçücük şeylerle mutlu olurduk!..
Şimdiki gibi ruhumuza merdiven dayamazdık
içimizi görmek için! Hatıralar çocuğuyduk o zamanlar.
Ruhumuz çam kokusu bir suyla kaplıydı. Ağzımızda
biriktirdiğimiz bir avuç zehirle konuşmazdık.
Şakaklarımız yosun tutmayacak kadar küçük fakat çok
önemli şeylerle sarsılırdı. Her şeyi mesafesiz ve
hesapsız yaşayan sezgi çocuklarıydık! Ve bu yüzden eksik
oyunlar sonunda birbirimize çikolata ve gazoz
ısmarlardık. Birbirimizin sözlerinden ve sevgililiğinden
o kadar çok ısınırdık ki; kış bize uğramadan evine
dönerdi. Merak ve boşluğun bilgisiyle hastalıklarımız
iyileşir, kaplan resimli halılardan sıçrayıp, küçücük
kafalarımızı bizden büyük sopalara çarpardık…
Temiz bir Türkçe’yle karnı doyardı eski
İstanbul’un. Herkes birbiriyle olan yakınlığını aşk
sanırdı. Yırtılan hayallerimizden yersiz yurtsuz
oyuncaklar yapardık. İştah yerini ağlamaya bıraktığı
zaman bizimle birlikte intihar ederdi kelebekler…
İstanbul giderek eskiyordu ve bizler
fazla çocuktuk! Yokluğun değil, yoksulluğumuzun, dört
dörtlük çay saatlerimizin nöbetini tutan eski bir tadı
vardı iyiliklerin! Birilerine “Tanrım ne kadar
zarifsiniz” diyebilecek kadar sahici, lirik ve çok
heyecanlıydık! Hiç orman görmemiştim! Çocukluğumda bile
çocukluğumu arıyordum nedense… Nedense büyük çocuklar
çalardı misketimi, onların koşarken ardında bıraktığı
sis bulutları mızıka üflemeyi öğrettiyse 4.5 milyar
yıldır dönüp durmanın resimlerini yapmaya çalışırken
şiir yolumu kesti! Gördüklerimi silkelediğim;
postacıların yolunu kesti! Gördüklerimi silkelediğim;
postacıların yolunu çok beklediğim, kaç kere dizlerimi
kanatıp, kaç kez öpmek istediğim vişne dudaklı bir kızın
alt dudağından serserilikler edindim.
Şimdilerde büyüdüm mü bilemiyorum. Ecelle
Marx pokeri oynuyor, kalp biçimindeki bir vapurdan
portakallarımla inip, kalleş bir dünyanın boynunu
ısırıyorum. Bu iskelede, iskelet resmimi çektirirken,
kelimelerle oynamadan yolundan çıkarıyorum
dalgınlığımın. Yine yoluma bir rüya daha çıksa, korku
mesleğim olur artık!.. Yoruldum artık havada bir
güvercin gibi patlamaktan. Bir dereotunun peşine
düşmüşsem, pötikare bir aşkın sade kahvesini üfleyerek
içiyorsam, denize sandal çalışır, eskimeyen bir anneyle
zarif bir sızının içine tekrar dönebilirim.
Ah İstanbul’un “eski çocukluğunu
sürdürüyorsun kanında” …
Bütün bunları neden mi yazdım…
İnanın bunu ben de bilmiyorum. Oysa ben
genç bir ressamı, Rifat’ı anlatacaktım. Aslında onu ilk
tanıdığımda şöyle düşünmüştüm: İnsan yakasına ıslığı
takıp, çok ama çok uzaklara gidebilir, umutsuzluğu
tatile gönderip, dünyanın ayakkabısına sığmayarak
bildiği inandığı yolda sevgiyle yürüyebilir… Evet,
yanılmamışım Rifat, renklerin sesini kısmadan eriyip
gitmenin resimlerini yapıyor. Kalbi taklalar atarak
yaşadığı için, burada hepimize gidiş-dönüş uçak bileti
var. İlle de bir şeyleri anlatan resimlere yüz vermemeye
itina gösterip, bırakın yalnızlıkla sevişmeyi erdemin
trajedisini de kabullenip, kendi kulvarında çılgınca
koşan bir ressam!..
Genç ressam Rifat, hiçbir tarafın
tarafını tutmamaya gayret gösterirken, kendisine
sarılmaktan başka bir ihtiyacı olmadığını iyi biliyor.
Bu garip dünyanın korkularını çoktan aşmış Belli ki
kalbinin içini boşaltarak resim çalıştığından boşluğun
ve dünyanın acıyan yerlerinin yatışması için resimler
yapıyor. Duygu tacirliği yapmadan, duyarsız hiçbir şeye
katlanamayan birisi… Bu genç ressamın inat nöbetlerini,
sabrını ve çalışkanlığını iyi bilmek gerek! Renkler
kendi aralarında dans edebiliyorsa elbette yeteneğin
haklı gururu havalara sıçrayabilir…
Rifat, sanki optik bir dünyanın
deneyimini edinip, geometreyi yanına alarak, anlam ile
yetinmeyip tuval üzerinde sınır tanımıyor. Çöl
yalnızlığını iliklerine kadar yaşıyor. Figür hiçbir
ihanete uğramadan kendi problematiğiyle baş başa…
Kadrajdan baktığımızda aşkın serçe parmağının
gülümsediğini görüyorsunuz… görüyor musunuz?.. Daha çok
kendisinden etkilenen bir ressam! Şahsi esrik, göl
kenarı izcisi, maskesiz rüya, gri tepelerde yalnız
dolaşan tay, kendini tekrarlamaktan ödü patlayan yorgun,
küs, tastamam bir likör çocuk! Çocukluğuna bütün renkler
akraba mıdır bilemem ama, bir boya kokusunun peşinden
saatlerce yürüyebileceğine hiç şaşırmam!..
Çocukluğumuzun tehlike nedir bilmeyen
korkusuzluğunu bu dünyaya iyi gelebilir. Çocuk
saflığımızın bulut kapmaca oynamak isteyişi, sarışın bir
tarihin umurunda bile olmayabilir, olsun!..
Gurbetimizi yattığı yerden uyandırdığımız için merhamet
anlaşılmış, iyilik karşısındaki “kötülük dayanışması”
yerin dibine bile geçirememiştir. Demek istediğim şu;
bahçedeki sulara çiçek götürüp yaralı kuşlara kanat
takmakla meşgul kalbimiz… Kalbimizin çocuk kederinden
elbette geçilmez!..
Kendisini sevgiyle her zaman özlediğim
arkadaşım Aziz Uzun, geçenlerde şöyle demişti bana;
“İnsanın biryerleri ağrımalı. Sanatçı dünyaya
entelektüel bir heyecan katan bir gezegendir.
Sanatçıları koruyan ve sayan bir ülkenin sıkıntıları
azalır. Hep doğuya gidersek batıya çıkarız. Siz hiç
dörtgen bir gezegen gördünüz mü? Ve sözü Necatigil’in
bir dizesiyle şöyle bağladı: “Ölüm! Beni kandıramazsın,
aklımda!...” Her şeyin maliyetine katlanabilen sonsuz
bir trajedinin ilk Kızılderililerindeniz biz!.. Belki bu
yüzden dünyanın iyilik komandolarına çok ihtiyacı var.
Elbette bu kabilede şeytanla değil, Tanrı’yla gönül
birliğine girerek hiçbir şeye haset etmeden, hayata
bağlanıyoruz…
Yeni bir suçsuzluğun macerası da eskidi.
Figür kendi macerasını ısrarla sürdürüyor. Genç ressam
Rifat’ı ciddi kavramlar bekliyor. Mülkiyet, ihanet,
merhamet, haset bekliyor…
Engin Turgut
Sayfa
[1]
[2]
[3]
[4]
|