Yazılar  [1] [2] [3] [4]
     

 

Rıfat Koçak resmi üzerine
Deniz üstü bir uçurtma denemesi

Resme doğru giderken hilesiz ve hurdasız yolculuklar vardır! Boş bulunmanın ayaklarına kapanmak mı gerekir bilemem ama resmin içinde de tuzaklar kol gezinir. Tuval sevişme sonrası yorgun düşebilir. Tuvallerin de şakakları, yarası şarkılarla kaplı bir duruşu vardır! Ruhumuzu başa sarıp, eskimeyen bir vedanın arkasını görmek belki de hayatın koynundan çıkmamak isteği vardır. İhanet, ressamın fırça darbelerine yenik düşebilir burada… Düşlerin zehiri akıtılmış, sırça bir gökyüzü darmadağın olmuştur! Nesli inatla tükenmeyen büyük saflığa, denizlerin kayalara nasıl baktığına, o büyük yenilgilere inananlardanım. Yaşanan bunca “uygar” rezillik içinde sahici olandan, hilesiz bir sanattan yanayım. Parmaklarımızla, ellerimizle, ruhumuzla hesaplaşalım, duyduğumuz kokularla, uçurumlarla, korkularla dertleşelim istiyorum. Düşperest olalım, olsun?..

Ressam Rifat, gecenin kuyruğunu tutarak resim yapıyor. Işıkla, rüzgarla, yaşadığı her acıyla dost olmasını biliyor. Çok figürlü bir hayattan, kendine en yakın bulduğu elemanı bilincin dışına taşırarak yine figüre dönüştürüyor. Resimlerinde hikaye var mı? Bilmiyorum ama, izleyiciye hikaye geçmediği kesin! Belki de seyredenle seyredilen arasında mahçup bir dengenin melankoliğini sunuyor… “Balıkların gecesi” adını verdiği yeni resim sergisi beni epeyi düşündürdü. Acaba diyorum, ressam burada balıkların gökleri de delen özgürlüğünü, o mekanik yaşantılarının gerisinde insanlara bir şeyler söylemek istediklerini mi sorguluyor? Öyle ya; balıklar uysal ve bir o kadar da acımasız ses gezginleri değil midirler?.. Ressam Rifat cennet gibi resimler yapmamanın genç yaşta olgunluğunu çıkarıyor…

Karton hayatlara burun kıvırıp, kendini kovalamaya çalışan birisi olmanın tadını yaşıyor. Toprak, hava, su ve ateş adına ressam, ruhunun dibine inmiş olabilir burada… Balıkların cumhuriyeti, bize gökyüzünün nefesini getiriyor olabilir, çünkü yürekle çalışmayan bir güzellik görmedim sahici huyların bile hay-huy olduğu dünyamızda…

Bilgisayarların, sentetik hayatların, sahte ruhların yenilir yutulur bir tadı olmadığını sadece sanatçılar dile getiriyorlarsa, lütfen muhtevaya, samimiyete kulak verelim. Rifat, espaz terbiyecisi, bol çizgiler biraz bekleyebilir. Serbest tuşlar içeri girebilir. Hız geceyi tamamlar. Çağrışım mekanlardan sıçrayıp, sokaklarda ip atlayabilir. Detay zenginliğinin elini tutmuş, ısrarla uçurtma uçuran çocuk? Aklıma o güzel şarkının bir dizesi geldi: “Balık düşünmez, çünkü her şeyi bilir.” Ben şairim! Ne diyeyim, balıkların, denizlerin, gecelerin, düşlerin çok olsun!..

Likör çocuk Rifat

Eski İstanbul, bir tatlı tebessüme yenilir, fazla sevgiden ve fazla sulardan gökle öpüşürdü, çiçekler… Pencere kenarlarında, cumbalarda ve boş arsalarda büyümeye çalışan çocuklardık! Sevginin sıcacık yemekler gibi sunulduğu bir evdi yaşadığımız yeryüzü. Hep açık dururdu rüyalarımızın kabuk bağlamayan düğmesi. Kumral  çocukluğumuzu sarışın pervazlarda  unutur, ahşap bir koridorun omuzlarından sokaklara sarkardık! Sürahi  buz gibi terler, vazodaki çiçeklerin kokusu özgürce uçuşur, rakı kadehinde uzanan dudaklar ürperir, küçücük şeylerle mutlu olurduk!..

Şimdiki gibi ruhumuza merdiven dayamazdık içimizi görmek için! Hatıralar çocuğuyduk o zamanlar. Ruhumuz çam kokusu bir suyla kaplıydı. Ağzımızda biriktirdiğimiz bir avuç zehirle konuşmazdık. Şakaklarımız yosun tutmayacak kadar küçük fakat çok önemli şeylerle sarsılırdı. Her şeyi mesafesiz ve hesapsız yaşayan sezgi çocuklarıydık! Ve bu yüzden eksik oyunlar sonunda birbirimize çikolata ve gazoz ısmarlardık. Birbirimizin sözlerinden ve sevgililiğinden o kadar çok ısınırdık ki; kış bize uğramadan evine dönerdi. Merak ve boşluğun bilgisiyle hastalıklarımız iyileşir, kaplan resimli halılardan sıçrayıp, küçücük kafalarımızı bizden büyük sopalara çarpardık…

Temiz bir Türkçe’yle karnı doyardı eski İstanbul’un. Herkes birbiriyle olan yakınlığını aşk sanırdı. Yırtılan hayallerimizden yersiz yurtsuz oyuncaklar yapardık. İştah yerini ağlamaya bıraktığı zaman bizimle birlikte intihar ederdi kelebekler…

İstanbul giderek eskiyordu ve bizler fazla çocuktuk! Yokluğun değil, yoksulluğumuzun, dört dörtlük çay saatlerimizin nöbetini tutan eski bir tadı vardı iyiliklerin! Birilerine “Tanrım ne kadar zarifsiniz” diyebilecek kadar sahici, lirik ve çok heyecanlıydık! Hiç orman görmemiştim! Çocukluğumda bile çocukluğumu arıyordum nedense… Nedense büyük çocuklar çalardı misketimi, onların koşarken ardında bıraktığı sis bulutları mızıka üflemeyi öğrettiyse 4.5 milyar yıldır dönüp durmanın resimlerini yapmaya çalışırken şiir yolumu kesti! Gördüklerimi silkelediğim; postacıların yolunu kesti! Gördüklerimi silkelediğim; postacıların yolunu çok beklediğim, kaç kere dizlerimi kanatıp, kaç kez öpmek istediğim vişne dudaklı bir kızın alt dudağından serserilikler edindim.

Şimdilerde büyüdüm mü bilemiyorum. Ecelle Marx pokeri oynuyor, kalp biçimindeki bir vapurdan portakallarımla inip, kalleş bir dünyanın boynunu ısırıyorum. Bu iskelede, iskelet resmimi çektirirken, kelimelerle oynamadan yolundan çıkarıyorum dalgınlığımın. Yine yoluma bir rüya daha çıksa, korku mesleğim olur artık!.. Yoruldum artık havada bir güvercin gibi patlamaktan. Bir dereotunun  peşine düşmüşsem, pötikare bir aşkın sade kahvesini üfleyerek içiyorsam, denize sandal çalışır, eskimeyen bir anneyle zarif bir sızının içine tekrar dönebilirim.

Ah İstanbul’un “eski çocukluğunu sürdürüyorsun kanında” …

Bütün bunları neden mi yazdım…

İnanın bunu ben de bilmiyorum. Oysa ben genç bir ressamı, Rifat’ı anlatacaktım. Aslında onu ilk tanıdığımda şöyle düşünmüştüm: İnsan yakasına ıslığı takıp, çok ama çok uzaklara gidebilir, umutsuzluğu tatile gönderip, dünyanın ayakkabısına sığmayarak bildiği inandığı yolda sevgiyle yürüyebilir… Evet, yanılmamışım Rifat, renklerin sesini kısmadan eriyip gitmenin resimlerini yapıyor. Kalbi taklalar atarak yaşadığı için, burada hepimize gidiş-dönüş uçak bileti var. İlle de bir şeyleri anlatan resimlere yüz vermemeye itina gösterip, bırakın yalnızlıkla sevişmeyi erdemin trajedisini de kabullenip, kendi kulvarında çılgınca koşan bir ressam!..

Genç ressam Rifat, hiçbir tarafın tarafını tutmamaya gayret gösterirken, kendisine sarılmaktan başka bir ihtiyacı olmadığını iyi biliyor. Bu garip dünyanın korkularını çoktan aşmış Belli ki kalbinin içini boşaltarak resim çalıştığından boşluğun ve dünyanın acıyan yerlerinin yatışması için resimler yapıyor. Duygu tacirliği yapmadan, duyarsız hiçbir şeye katlanamayan birisi… Bu genç ressamın inat nöbetlerini, sabrını ve çalışkanlığını iyi bilmek gerek! Renkler kendi aralarında dans edebiliyorsa elbette yeteneğin haklı gururu havalara sıçrayabilir…

Rifat, sanki optik bir dünyanın deneyimini edinip, geometreyi yanına alarak, anlam ile yetinmeyip tuval üzerinde sınır tanımıyor. Çöl yalnızlığını iliklerine kadar yaşıyor. Figür hiçbir ihanete uğramadan kendi problematiğiyle baş başa… Kadrajdan baktığımızda aşkın serçe parmağının gülümsediğini görüyorsunuz… görüyor musunuz?.. Daha çok kendisinden etkilenen bir ressam! Şahsi esrik, göl kenarı izcisi, maskesiz rüya, gri tepelerde yalnız dolaşan tay, kendini tekrarlamaktan ödü patlayan yorgun, küs, tastamam bir likör çocuk! Çocukluğuna bütün renkler akraba mıdır bilemem ama, bir boya kokusunun peşinden saatlerce yürüyebileceğine hiç şaşırmam!..

Çocukluğumuzun tehlike nedir bilmeyen korkusuzluğunu bu dünyaya iyi gelebilir. Çocuk saflığımızın bulut kapmaca oynamak isteyişi, sarışın bir tarihin umurunda bile olmayabilir,          olsun!.. Gurbetimizi yattığı yerden uyandırdığımız için merhamet anlaşılmış, iyilik karşısındaki “kötülük dayanışması” yerin dibine bile geçirememiştir. Demek istediğim şu; bahçedeki sulara çiçek götürüp yaralı kuşlara kanat takmakla meşgul kalbimiz… Kalbimizin çocuk kederinden elbette geçilmez!..

Kendisini sevgiyle her zaman özlediğim arkadaşım Aziz Uzun, geçenlerde şöyle demişti bana; “İnsanın biryerleri ağrımalı. Sanatçı dünyaya entelektüel bir heyecan katan bir gezegendir. Sanatçıları koruyan ve sayan bir ülkenin sıkıntıları azalır. Hep doğuya gidersek batıya çıkarız. Siz hiç dörtgen bir gezegen gördünüz mü? Ve sözü Necatigil’in bir dizesiyle şöyle bağladı: “Ölüm! Beni kandıramazsın, aklımda!...” Her şeyin maliyetine katlanabilen sonsuz bir trajedinin ilk Kızılderililerindeniz biz!.. Belki bu yüzden dünyanın iyilik komandolarına çok ihtiyacı var. Elbette bu kabilede şeytanla değil, Tanrı’yla gönül birliğine girerek hiçbir şeye haset etmeden, hayata bağlanıyoruz…

Yeni bir suçsuzluğun macerası da eskidi. Figür kendi macerasını ısrarla sürdürüyor. Genç ressam Rifat’ı ciddi kavramlar bekliyor. Mülkiyet, ihanet, merhamet, haset bekliyor…

Engin Turgut

Sayfa [1] [2] [3] [4]