Yazılar  [1] [2] [3]
     

 

SELAHATTİN AYDIN: SOYUTLAMA İLE FİGÜRATİF ANLATIMCILIĞIN KAVŞAĞINDA

Figüratif sanatın geçmişi, sanatın mimesis (gerçeğin taklit edilmesi) olduğunu ileri süren – ilk sanat kuramcıları sayılabilecek – Yunanlı düşünürlere (Platon, Aristoteles) kadar uzanır. Platon’a göre sanat, özellikle tercih edilmiş bir “yarar” taşımaz ve tam anlamıyla gerçeği ifade etmez. Aristoteles ise Platon’dan ayrılarak tümüyle sanatın yararlılığı üzerine düşünceler öne sürer. Sanat yapıtının ne anlattığı- gösterdiği sorusu da bu düşünceyle yaşıttır bir bakıma. Kuşkusuz ki bu ilk sanat kuramcılarından önce de sanat vardı, ama o zaman bu türden soruların- en azından böyle uluorta sorulmadığı daha masum bir döneme denk düştüğünü kabul etmemiz gerekiyor.

Ne var ki bir kez başladık ve devam ediyoruz. Artık neredeyse düşünmeden, tasarlamadan sanat yapmıyoruz. Dahası başka şeyler de yapmıyoruz gibi sanki. Her şeyi hesap ediyoruz, tasarlıyoruz, yöneltiyoruz. Çünkü karşımızda bir kurum olarak izleyici var. Sanatçının taklit kuramından öteye geçerek dünyayı ve hayatı yorumlaması ile izleyicinin yapıtı yorumlaması- alması arasında her zamankinden daha çok bir benzerlik oluşmuş durumda: Kendi diline çevirmek. Yani bir bakıma kendinin kılmak gibi bir durum… Bu insani bir haktır ve sanat bu hakkın sonsuz-sınırsız olanaklarının genişletilmesiyle ilerleyebilir ancak. Eğer masum bir taleple beğenip sevmekle yetinebilseydik sorun yoktu ama sanırım bu durumda sanat da var olamazdı herhalde.

Neredeyse tümüyle kavramsal handikapların tık nefes bir kabızlık haline getirildiği bir dönemde Selahattin Aydın’ın resimlerine bu bağlamda yöneldiğimizde karşımızda daha yalın ve sahici plastik değerler üzerine düşünceler geliştiren bir sanatçıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Aydın resim yapıyor yalnızca, gevezelik yapacağım derken resmi yüzüne gözüne bulaştırmıyor. Bir takım sözde entelektüel kabızlıklarla plastik dili kendi elleriyle boğmuyor, aksine kendinden önce oluşmuş tarihsel birikimden referanslarla yeni basamaklar kurmaya çalışıyor. Rengin, formun, biçimin, leke ve çizginin temsil ettikleri nesneden kısmen bağımsızlaşmaları niyetli bir yol izliyor.

Modernist süreçte iyice kimlik bulan bu sanatçı tavrı bilindiği gibi Remrant ile başlamış ve günümüze kadar gelişerek sürmüştür. Resimsel temel dil öğelerinin bağımsızlaşarak dilden doğrudan resmin kendisi olmaya. Yönelen bu tutum, Aydın’da iyice kişiselleşiyor. Herhangi bir resmin seçilmiş herhangi bir bölmesinde neredeyse soyut bir düzenlemeye yol açan bu çalışma, lekelerin ve tonların sadece kullanana ait dışavurumu olarak kimlik buluyor. Bu alabildiğine özgür soyutlama, her ne kadar doğaya ait referanslar üzerine gelişiyor gözükse de, aynı yüzeyde yer alan figürlerde görülen figüre bağımlı tutum, sanatçıda ikili bir tutumun varlığına işaret ediyor. Son dönem resimlerinde kısmen de olsa birbirine yaklaşan bu ikili tutum, sanatçının ruhunda, iç dünyasında ve bilincindeki bir ikilemin belirtisi olarak değerlendirilebilir. İçinde yaşıyor olduğumuz güncel durumun yansıması olarak da kabul edilebilecek bu ruh hali hem konuşkan, hem suskun, hem ileri atılan hem de geri, içine çekilen bir ritme sahiptir.                                

Her şey akıla dayanmaktadır ama kalbimizin aklı da devreden bir türlü çıkmamaktadır. Yaşam canlılığını yitirmiş, ölüm yaşar hale gelmiş, dünya daralmış sanki. Bilgi neredeyse bilgisizliğe yol açmış cehalet iktidara geçmiştir. Bütün parçalanmış, parça bütün adına konuşur hale gelmiştir. Daha yerleşik ve olgun bir duyarlık karşısında böylesi bir dünyanın algılanışında daima bir kırılganlıkla bir sertlik olarak beliren öfke yan yana gelişir. Aydın’ın dünya ve hayat ile ilişkisi de bu renkleri taşımakta, ister istemez resimleri de aynı yolu izlemektedir.Boya kullanmadaki yer, yer taşist,sert uyum ve emin olma hali ile resim içeriğinin kırılgan,hüzünlü yarı mistik ve gerçeküstü imgesi sanki zorunlu bir koalisyon içerisindedir.Bu zıtlık Aydın’ın resimlerine bir gerilim yüklemekte,izleyicinin duyumlarına ise diri enerjiler taşımaktadır.Kapalı mekanlarda tanıdık gelebilecek figürlerin aynı olağanlıkta dış mekanlara yerleştirilmesi-gerçeküstü tutuma öykünmeden-gerçek dışı çağrışımlara yol açmaktadır.Figürlerdeki durağanlık çevreyle birleştiğinde zamanın neredeyse durduğu,anın işlemediği donmuş bir görüntüye dönüşmektedir sanki.

Susan Sontag;”Sanat yalnızca bir şey hakkında değildir, kendi de bir şeydir” demişti. Bu tanımlama sanatın yeni durumuna işaret etmektedir. Bir şey anlatmak, için kendini kendi kılmak. Selahattin Aydın da her özgün sanatçı gibi genel sanat anlayışından kendi sanat tutumunu kurumlaştırmaya çalışıyor. Bir yandan sanat eğitiminden getirdiklerini kişiselleştirmeye çalışırken öte yandan da kendi kişisel bakış-algılayış-düşünüş açısını bu dil ile yoğurmaya yeniden kurmaya çalışıyor. Bu çaba hem edindiği dili dönüştürüyor hem de kendi kişiselliklerini bu dil ile seçkinleştiriyor. Yani bir bakıma sanat ile kendinden başka bir kendi kurmaktır bu. Yeniden inşa etmek, dönüştürüp başka bir platforma taşımak. İlk bakışta kuzeyli(Norveç, Rusya,Almanya vb.) Türkiye’de bir farklı sanatçı yolu oluşturmaya girişiyor.Norveç’li çağdaş sanatçı Odd Nedrum’un ruhsal dünyasına yakın bir çizgide ilerlerken,onun sıcak renklerle oluşturduğu atmosferleri,Aydın alabildiğine soğuk renkler ve düzenlemelerle kuruyor.Figüratif resimlerindeki yüceltme tavrı sosyalist gerçekçi Rus ressamlarını çağrıştırmakta,bu yönüyle de Türk resminde pek de alışık olunmayan bu tutuma sahip görünmektedir.Ne var ki Aydın’ın resimleri her ne kadar figüratif olsalar da ne Nedrum kadar açık anlatımcı ne de Rus ressamları kadar gerçeğin nesnel yorumunun peşindedir.Bu resimler göstermek ve anlatmaktan öte bir noktaya doğru ilerlemektedir.

Amerikalı sanatçı Willem De Kooning şöyle demişti:”Şöyle bir görünüp kayboluveren bir şeydir içerik, şimşek çakması gibi bir karşılaşma. Küçücük-çok küçük bir şeydir yani” Bu içerik tanımlaması tam da Aydın’ın resimlerindeki içeriğe denk gelmektedir. Zaten Aydın’ın oluşturduğu resimsel imge de Nedrum’un figüratif anlatımcılığı ile Amerikalı Kooning’in soyut “şimşek”lerinin çakıştığı bir noktada yürümektedir.

Ekrem Kahraman

Kasım 2002, İstanbul

 

Sayfa [1] [2] [3]